AÇIK BÜFE CÜMLELER

    Her ne kadar, bu yaz gidilecek otel ya da tatil köylerinde, açık büfe olmayacak olsa da, bu yazıda olan bütün cümleler, açık büfe. Otuz bir yıllık ömrüm ve on yıllık gazetecilik hayatim boyunca, düşündüğüm konular, hissettiğim duygular ve yazdığım cümleler, henüz yazmadığım cümleler, o kadar çok işte. Zira düşünmek, benim için özgürlük, hissetmek, hayatın tamamını içime çekmek, yazmak ise, benim için nefestir. Dedim ya; bugün, bu yazıda geçecek cümleler, açık büfe. İsteyen, satır aralarındaki öfkeyi satın alsın, isteyen sevgiyi. Derdim; ne bir aferin almak, nede birilerinin canını yakmak. Benim derdim, aşkım, özgürlüğüm ve hayatim yazmak, başıma en ağır çile gelse de, her konuda satır satır yazmaya devam edeceğim.                

Her ne kadar, bedensel olarak üç aydır evde olsam da, ruhen olarak geziyorum ülkemin sokaklarında… Geziyorum, fakat şahit olduğum şeyler, beni mutlu etmiyor. Geziyorum, ancak duyduğum isyan dolu cümleler, beni hüzne götürüyor. Geziyorum, ancak gördüğüm alt yapısız özgüven, beni büyük bir korkuya sevk ediyor. Örneğin, sadece iki hafta önce, korona virüs sebebi ile, evlere kapanan bu ülke milleti, bugün abartılı özgüvenli bir şekilde, sokakları dolduruyor. Sanki korona virüs tehlikesi bitmiş gibi, caddeler, sahiller, piknik alanları, parklar, fiziksel mesafe sıfırlanmış bir şekilde, insanlar ile dolup taşıyor. Ne bu özgüven? O alanları dolduran insanlar, üç aydır evde can sıkıntısından patlayan, benim hakkıma girmiyor mu? Ya da o insanlar, devletimizin uyarılarına aldırış etmediği için, korona virüse yakalanınca, gideceği hastanenin, çalışanların hakkına girmeyecek mi?               

  Ne acı ki; bu salgının başladığı zamanki, acizliğimizi çok çabuk unuttuk. Çabuk unuttuk, görünmez bir virüsün bile, emir eri olacak kadar, koca bir ‘’hiç’’ olduğumuzu. Çabuk unuttuk, mülkün sahibinin, sadece Allah olduğunu. Ve her zamanki gibi, birlik beraberlik ruhunu da, yine çok çabuk unuttuk.           

      Yine çok acı ki; Türkiye olarak, olguyu es geçip, gayri milli olan algıya yenik düşüyor, olguyu, yani gerçeği konuşmak yerine, her zaman algıyı, yani yalanı konuşuyoruz. Mesela, pandemi döneminde devletin açtığı ultra lüks hastaneler değil, birilerin bilmem kaç yüz yıllık çeşmenin, musluğunu açması, saatler ve hatta günlerce konuşuluyor. Sokağa çıkma yasağı olan, 65 yaş üstü vatandaşların, adeta hizmetkarı olan devlet değil, Adana’da olan(!) Pardon olmayan sahra hastanesi, maalesef daha çok gündem oldu. Çok acı. Ama bu ülkede, rezil olmak diye, bir kavram yok. Ya da duruma göre var desek daha doğru olacak. Mesela doğdu bir insanın, ağzından çıkan küçük bir yanlış harf bile, o insana kara çalıyor iken, şerefi olmayan bir insan, binlerce yanlış cümle söylese, bin şeref gelir, o insanın olmayan şerefine…  

               Evet, her ne kadar, ‘’ifade özgürlüğü yok!’’ dense de, kurulan her cümle, açık büfe bu ülkede. Bayrak dalgalanıp, ezan yankılandıkça, herkes gibi, ben de yazacağım, ömrüm oldukça…

Ziyaret: 246

Yazar: omerali

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir